|
Günler,
aylar geçiyor mevsimler birbirini kovalıyordu. İlkbahar
yaz derken bu yılda kış kapımıza
gelmişti. Dünyamızı aydınlatan güneş
bile her gün görünmez olmuştu. Yeryüzünün gerçek
rengi kaybolmuş, tabiat beyaz gelinliklerini giymişti.
Ne zaman kış mevsimi gelse içimde bir burukluk başlar,
çetin kış günleri hep beni düşündürürdü.
Diz boyu karda yürümekte zorlanan yaşlılar ve çocuklar,
sobasına yakacak odun alamayan yoksullar, yem bulmak için
gagasını kazma gibi kullanan kuşlar. Daha
neler neler.
Bütün bu sıkıntıları görünce "neredesin
ey güneş, eritsene şu karları, görmüyor
musun yolda kalmış yolcuları, açları, açıkları,
üşüyerek can veren zavallıları. Yitirdin mi
şefkat ve merhamet ışınlarını?"
diye avaz avaz bağırmak gelir hep içimden. "Şu
gökyüzüne çıkıp koca koca bulutları bir
kovalayabilsem, elime bir süpürge alıp süpürüversem
güneşin önünden." İşte hep bu
hayallerle yaşarım ben ta bahara kadar.
Bir gün babama anlatmıştım kış
aylarının bu cevri cefasını, güneşe
olan sitemimi, bulutlara olan öfkemi. Fakat o hiçte doğru
bulmadı düşüncelerimi. "- Tövbe de evlat tövbe"
dedi. Anlattı bana bu mevsimin güzelliklerini. Gerçekten
de çok doğruydu dedikleri. Bu aylar biz insanlar ve
canlılar için Yüce Allah'ın çok büyük bir
nimetiydi. Toprak altında yatan binbir çeşit
tanecik güneşin değil yağmurun, karın
hasretini çekmekteydi. Ölü gibi duran bu tohumlar, kuru
gibi görünen bitkiler ağaçlar bu kar taneleri, yağmur
damlaları sayesinde yapraklanarak, çiçek açarak
baharı müjdeleyeceklerdi. Kısacası yerin altındakiler
ve üstündekiler yağacak olan bu beyaz rahmete muhtaçtı.
Elbette bu güzelliklerinin yanında bazı meşakkatleride
olacaktı. Zira her nimetin yanında bir de külfeti
olur.
Bütün bunları ekmeğimizle, suyumuzla, elektriğimizle
kışa olan muhtaçlığımızı
babamdan dinledikten sonra kışa olan dargınlığım
bir anda geçti. Şimdi yere düşen kar tanelerine
sevgiyle bakıyor, "sizler gökyüzünden yağan
beyaz altınlarsınız. Bu vatanın
toprakları sizinle yeşerip canlanacak. Yağın
karlar yağın yağabildiğiniz kadar"
diyordum.
Bundan böyle pamuk pamuk yağan rahmete kızmayacak,
onun verdiği külfete, zorluklara çare arayacaktım.
Babama "ne yapabilirim" diye sordum. Babam tek
kelimeyle "yardım" dedi ve ilave etti. Fatih
hani sen güneşe bağırmak, bulutları
kovalamak istiyordun ya, seslen şimdi kendi kendine:
"Ey fatih nerede şefkat, nerede merhamet, nerede
kaldı kardeşlik diye. Haydi durma güneş gibi
ısıt üşüyen insanları. Süpür, kovala
kalbin deki duygusuzlukları, acımasızlıkları.
Durma git yetmişlik Ayşe Ninenin evine. Yakıver
sobasını. Çal Mustafa Dedenin kapısını.
Öğren bir ihtiyacı olup olmadığını."
Babamın söyledikleri beni çok duygulandırmıştı.
Hemen çizmelerimi giyerek Ayşe ninenin evine koştum.
Başladım sobasını tüttürmeye. Yaşlı
kadın dua ediyordu bana nurlu çehresiyle. Babamda
arkamdan gelmiş elinde kürek, evin önündeki karları
temizliyordu. Oradan doğruca Mustafa Dede nin evine koştum.
İhtiyacı olup olmadığını
sordum. Eve geldiğimde annem, elinde buğday
taneleri penceremizin önünde bekleyen kuşlara yem atıyordu.
Babamda işini bitirmiş gelmişti. Birlikte dışardaki
bembeyaz manzarayı seyrederken bir yandan cıvıl
cıvıl öten kuşlara yem atıyor, bir
yandan da Ayşe Ninenin dumanlı bacasına bakıyorduk.
Şimdi ailecek daha mutlu ve huzurluyduk.
|